Bir Çevre Öncüsü

A Pioneer of the Environment

14.06.2007

Hollandalı Antropolog Francesca De Chatel’in “A Pioneer of the Environment” (Bir Çevre Öncüsü) başlıklı makalesinin çevirisi…

Hz.Muhammed Peygamber’i (s.a.v.) bir çevrecilik öncüsü olarak görme fikri başlangıçta çoğu kişiye oldukça garip gelecektir. “Çevre” ve onunla ilişkili “ekoloji”, “çevresel farkındalık” ve “sürdürülebilirlik” gibi kavramlar elbette ki yaşadığımız doğal dünyanın şu andaki durumuna karşı giderek artan ilginin sonucunda formüle edilmiş modern icatlardır.

Yine de Muhammed (SAV)’in hayatına daha yakından bakıldığında, çevre korumanın sadık bir savunucusu olduğu görülecektir. Onun “environmentalist avant la lettre”, yani insan ve doğa arasındaki sürekli bir denge arayışında, muhafaza, sürdürülebilir gelişme ve kaynak yönetimi alanında bir öncü olduğu da söylenebilir. Hayatı ve fiilleriyle ilgili tüm rivayetlerden Peygamberin toprak, su, ateş ve hava şeklindeki dört unsur arasındaki içten bağlar gibi fauna* ve flora** ya derin bir saygısı olduğunu okumaktayız.

Muhammed (SAV), kara ve suyun sürdürülebilir kullanımı ve işlenmesini; hayvanlara, bitki ve kuşlara özel muamele gösterilmesini ve kaynakları kullanan kimselere eşit haklar sağlanmasını güçlü bir biçimde desteklemekteydi. Bu bağlamda Peygamberin çevre anlayışının ve takipçilerine tanıttığı kavramların modernliği özellikle çarpıcıdır, öyle ki günümüzün çevre konularıyla ilgili bazı tartışmalarıyla hadislerdeki belirli bölümler rahatlıkla birbirlerine karıştırılabilir.

Üç İlke

Muhammed (SAV)’in çevre felsefesi her şeyden önce bütüncüldür (holistic): söz konusu anlayış, tüm doğal unsurlar arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisi ve ortak bir bağın olduğunu varsayarak, insanoğlunun bir unsuru suistimal etmesi veya tüketmesi durumunda doğal dünyanın bir bütün olarak bunun doğrudan sonuçlarından zarar göreceği öncülüne dayanır. Bu inanç özlü bir şekilde hiçbir yerde ifadeye bürünmemiştir çünkü kişiliği bir hayat filozofu olarak tanımlanabilecek olan Peygamberin tüm fiil ve sözlerinin temelini biçimlendiren ilkelerin temelinde yatmaktadır.

Muhammed (SAV)’in doğa felsefesinin üç önemli ilkesi Kur’an’ın tevhid (birlik), halife ve eman (emniyet kavramı buradan gelmektedir çev.) kavram ve öğretilerine dayanmaktadır.

Allah’ın birliği anlamına gelen Tevhid İslam inancının köşe taşıdır ve insanoğlunun tüm fiilleri için sorumlu olduğu sadece bir mutlak Yaratıcının mevcudiyetini kabul eder. Kur’an’da (4:126) “Göklerde ve Yerde olanların hepsi Allah’ındır. Allah her şeyi kuşatır”, denmektedir.

Muhammed (SAV), Allah’ın tüm mahlukatını O’nun önünde eşit görür ve hayvanların olduğu gibi toprağın, ağaçların ve su kaynaklarının da hakları olduğuna inanır. Bu yüzden Allah’ın ister yaşam sahibi ister doğal bir kaynak olsun yarattıklarından birini suistimal etmek günahtır.

Halife ve eman kavramları tevhid ilkesinden doğmaktadır. Kur’an, insanoğlunun dünya üzerindeki diğer mahlukat arasında önemli bir yeri olduğunu ifade eder. İnsanoğlu halife olarak seçilmiştir ve bu, onun üzerine Allah’ın dünya üzerindeki mahlukatıyla ilgilenme sorumluluğunu yüklemektedir. Allah’a karşı sorumluluğu içeren bu görev ve imtiyaz tek tek her bireye verilir. Ancak Kur’an inananları sürekli kibire karşı uyarır: Onlar diğer mahlukattan daha iyi değildir: “Elbette, göklerin ve yerin yaratılışı, insanların yaratılışından daha büyüktür. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (40:57)

Muhammed (SAV), evren ve onun içindeki mahlukatın –hayvanlar, bitkiler, su ve toprak- insanoğlu için yaratılmadığına inanmıştır. İnsanın kaynakları kullanmasına izin verilmiştir, fakat onlar bu kaynakların sahibi değildirler. Bu yüzden İslamiyet toprak mülkiyetine izin verirken bu mülkiyete sınırlama getirmektedir: örneğin mülkiyet sahibi toprağının mülkiyetine yalnızca onu kullandığı müddetçe sahiptir, bu kullanıma son verir vermez onun mülkiyetini de bırakmak zorundadır.

Muhammed (SAV), insanoğlunun Allah’a karşı sorumlu olduğunu ancak her zaman alçak gönüllülüğünü sürdürmesi gerektiğini kabul etmiştir. Bu yüzden insanlık için tüm umutların kaybolduğu anda bile “Kıyamet koptuğunda eğer bir kişinin elinde bir ağaç filizi varsa onu diksin.” diyerek doğanın gelişmesini desteklemiştir. O, doğanın insanoğlu ondan faydalanmasa dahi bizatihi iyi bir durumda kalması gerektiğine inanmıştır.

Benzer şekilde Peygamber inananları doğal kaynakları paylaşmaya teşvik etmiştir. O, “Müslümanlar üç şeyi –su, yeşillik ve ateş” paylaşırlar” demiş ve susayan insanlardan suyun esirgenmesini günah saymıştır.

Muhammed (SAV)’in arazinin sürdürülebilir kullanımı, suyun muhafazası ve hayvanlara muameleye yönelik tavrı, onun çevre felsefesinin alçakgönüllülüğün diğer örneklerini sergilemektedir.

Arazinin Sürdürülebilir Kullanımı

“Yeryüzü benim için bir cami ve arınma vasıtası kılındı” (Buhari: I:331) Bu sözleriyle Muhammed (SAV) yalnızca saf varlığını değil aynı zamanda arındırıcı amilliğini de belirterek yeryüzü veya toprağın kutsal doğasının üzerinde durmaktadır. Toprağa yönelik bu saygı ibadet öncesi su bulunmadığında arınma ritüeli olarak toprağın kullanılmasına izin verilen, teyemmüm veya “su kullanılmayan abdest” (dry wudu) ritüelinde gösterilmektedir.

Muhammed (SAV), dünyayı insana itaatkar görmüş ancak onun da üzerindeki ağaçlar ve üzerindeki yabani hayat gibi kendi hakları olduğunu ve aşırı kullanılmaması veya suiistimal edilmemesi gerektiğini kabul etmiştir. Arazileri, ormanları ve yabani hayatı korumak için Peygamber, kaynakları dokunulmadan bırakılan hima (himaye kelimesinin kökü çev.) ve haram olarak bilinen dokunulmaz bölgeler oluşturmuştur. Her ikisi de bugün hâlâ kullanılmaktadır: haram bölgeler aşırı kullanımlarından dolayı yer altı suyu seviyesinin düşmesini engellemek için, kuyular ve su kaynaklarının çevresinde uygulanmaktadır. Hima özellikle yabani yaşam ve ormanlık bölgelere uygulanır ve genellikle otlatma ve ağaç kesiminin kısıtlandığı veya belirli hayvan türlerinin korunduğu arazi bölgelerini gösterir.

Muhammed (SAV), yalnızca verimli toprakların sürdürülebilir kullanımını teşvik etmemiş aynı zamanda takipçilerine kullanılmayan toprakları verimli kılmanın faydalarından da söz etmiştir: ağaç dikimi, tohum ekimi ve kuru arazileri sulama hayırlı fiiller olarak görülmüştür. Bu sebeple verimsiz bir araziyi veya çöl alanlarını ihya eden herhangi bir kimse onun gerçek sahibi olmaktadır.

Suyun Muhafazası

Muhammed (SAV)’in yaşadığı sert çöl çevresinde su hayatla eş anlamlıydı. Allah’ın bir hediyesi olan suyun dünyadaki tüm yaşamın kaynağı olduğu Kur’an’da doğrulanmıştır. “Yaşayan her şeyi sudan yarattık” (21:30)

Kur’an inananlara sürekli onların sadece Allah’ın yeryüzündeki mahlukatının koruyucuları olduklarını ve bu yaradılışı kendilerine bahşedilmiş kabul etmemelerini sürekli hatırlatır. “İçtiğiniz suyu düşünün. Onu yağmur yüklü buluttan indiren siz misiniz yoksa biz mi? Eğer dileseydik onu daha acı yapardık” (56:68-70)

Muhammed (SAV) için suyu tasarruflu kullanma ve temizliğini koruma iki önemli konuydu: Suyun sürdürülebilir kullanımına ilişkin olarak su kaynaklarının etrafındaki haram bölgelerin oluşturulmasına teşvik etmiştir. Ancak su bol olduğunda bile tutumluluğu savunmasını inananlara kaynak veya nehir kenarlarında bile olsalar üç kereden daha fazla abdest uygulaması yapmamaları tavsiyesinde görebiliriz. Peygamber durgun suyun insan dışkısıyla kirletilmesini de yasaklamıştı.

Hayvanlara Muamele

Muhammed (SAV), “Eğer sizden biriniz hatayla bir serçeyi bile öldürse Allah’ın sorgusuyla karşı karşıya kalacak” (Mişkat el-Mesabih) demiştir. Bu sözler Peygamberin (s.a.v.) hayvanlara karşı sürekli gösterdiği büyük saygı ve sevgisini yansıtmaktadır. Allah’ın yarattıklarının bir parçası olarak hayvanlara iyi muamele edilmesi gerektiğine inanmıştır. Hadisler, onun hayvanlarla ilişkisi hakkında âdetleri, hikayeleri ve öğütlerinin yer aldığı geniş bir külliyatı içerir. Özellikle atlar ve develer onun özel ilgisini çekmiştir: onlar yolculuk ve savaş sırasında insanların cesur refakatçileriydi Peygamber için ve o, onların varlığında büyük bir teselli ve hikmet bulmaktaydı.

Muhammed (SAV) hayvanların kesilmesinde bile büyük nezaket ve duyarlılık sahibi olduğunu göstermiştir. Vejeteryan olmasa da hadisler Peygamberin sanki onlarla aynı acıyı paylaşıyormuşçasına hayvanların acısına karşı son derece duyarlı olduğunu açıkça göstermektedir. Bu yüzden hayvanlar kesilirken en az acıyla hızlı bir şekilde can verebilmeleri için keskin bıçakların ve iyi bir yöntemin kullanılmasını tavsiye etmiştir. Aynı zamanda hayvanların diğer hayvanların önünde kesilmesini veya hayvanların bileyleme işlemini görmelerine izin vermelerini yasaklamıştı. Onun için bu “hayvanların iki kez kesilmesiyle” eş anlamlıydı ve bu tip uygulamaları “tiksintiyle” kesin bir dille yasaklamıştı.

Sonuç

Muhammed (SAV) çevre felsefesinin önemi ve tüm boyutlarını böylesine kısa bir makalede dile getirmek imkan dışıdır. Onun bütüncü (holistic) doğa yaklaşımı ve insanın doğal dünyada yerine ilişkin anlayışı Müslüman toplumlarındaki çevre duyarlılığının öncüsü olmuştur.

Ne yazık ki Peygamberin savunduğu insan ve çevresi arasındaki uyum bugün büyük ölçüde yitirilmiştir. Çevre kirliliği ve kaynakların aşırı kullanımı, dünyanın bazı bölgelerinde çölleşme ve su kıtlılığı ve diğer başka bölgelerdeki şiddetli fırtınaların etkileriyle yüzleştikçe hem Müslümanların, hem de Hristiyanlar ve Yahudilerin, Hindular ve Budistlerin, ateistler ve agnostiklerin yani bir bütün olarak dünya topluluklarının mevcut çevre krizini samimiyetle ve bilgece çözmek için belki de Peygamberi örnek almalarının zamanı gelmiştir.

* bir bölgeye özgü hayvan türü

** bir bölgeye özgü bitki türü

Francesca De Chatel İslam Kültürü üzerine araştırmaları olan bir antropologtur.

Kaynak : http://www.islamonline.net/english/introducingislam/Environment/article02.shtml

13 Mart 2006

Bu makale www.cekud.org sitesinden alınmıştır.

A Pioneer of the Environment *

By Francesca De Chatel

14/08/2003

The idea of the Prophet Muhammad (peace and blessings be upon him) as a pioneer of environmentalism will initially strike many as strange. Indeed, the term “environment” and related concepts like “ecology”, “environmental awareness” and “sustainability”, are modern-day inventions, terms that were formulated in the face of growing concerns about the contemporary state of the natural world around us.

However, a closer look at the Prophet’s life reveals that he was a staunch advocate of environmental protection. One could say he was an “environmentalist avant la lettre”, a pioneer in the domain of conservation, sustainable development and resource management, one who constantly sought to maintain a harmonious balance between man and nature. From all accounts of his life and deeds, we read that the Prophet had a profound respect for fauna and flora, as well as an almost visceral connection to the four elements, earth, water, fire and air.

He was a strong proponent of the sustainable use and cultivation of land and water, proper treatment of animals, plants and birds, and the equal rights of users. In this context the modernity of the Prophet’s view of the environment and the concepts he introduced to his followers is particularly striking; certain passages of the Hadith could easily be mistaken for discussions about contemporary environmental issues.

Three Principles

The Prophet’s environmental philosophy is first of all holistic: it assumes a fundamental link and interdependency between all natural elements and bases its teachings on the premise that if man abuses or exhausts one element, the natural world as a whole will suffer the direct consequences. This belief is nowhere formulated in one concise phrase; it is rather an underlying principle that forms the foundation of all the Prophet’s actions and words, a life philosophy that defined him as a person.

The Prophet’s environmental philosophy is holistic

The three most important principles of the Prophet’s philosophy of nature are based on the Qur’anic teachings and the concepts of tawheed (unity), khalifa (stewardship) and amana (trust).

Tawheed, the oneness of God, is a cornerstone of the Islamic faith. It recognises the fact that there is one absolute Creator and that man is responsible to Him for all his actions. The Qur’an says what means: (To God belongs all that is in the heavens and in the earth, for God encompasses everything.) [4:126]

The Prophet considered all of God’s creations to be equal before God and he believed animals, but also land, forests and watercourses should have rights. Therefore abusing one of His creations, whether it is a living being or a natural resource, is a sin.

The concepts of khalifa, stewardship, and amana, trust, emerge from the principle of tawheed. The Qur’an explains that mankind holds a privileged position among God’s creations on earth: he is chosen as khalifa, “vicegerent” and carries the responsibility of caring for God’s earthly creations. Each individual is given this task and privilege in the form of God’s trust. But the Qur’an repeatedly warns believers against arrogance: they are no better than other creatures: (Surely the creation of the heavens and the earth is greater than the creation of man; but most people know not.) [40:57]

The Prophet incited believers to share the earth’s resources

The Prophet believed that the universe and the creations in it – animals, plants, water, and land – were not created for mankind. Man is allowed to use the resources but he can never own them. Thus while Islam allows land ownership, it has limitations: an owner can, for example, only own land if he uses it; once he ceases to use it, he has to part with his possession.

The Prophet recognised man’s responsibility to God but always maintained humility. Thus he said: “When doomsday comes, if someone has a palm shoot in his hand, he should plant it,” suggesting that even when all hope is lost for mankind, one should sustain nature’s growth. He believed that nature remains a good in itself, even if man does not benefit from it.

Similarly, the Prophet incited believers to share the earth’s resources. He said: “Muslims share alike in three things – water, herbage and fire,” and he considered it a sin to withhold water from the thirsty.

The Prophet’s attitude towards the sustainable use of land, conservation of water and the treatment of animals is a further illustration of the humility of his environmental philosophy.

Sustainable Use of Land

The Prophet believed that Earth had rights, just as the trees and wildlife living on it

“The earth has been created for me as a mosque and as a means of purification.” [Al-Bukhari I:331] With these words the Prophet emphasises the sacred nature of earth or soil, not only as a pure entity but also as a purifying agent. This reverence towards soil is also demonstrated in the ritual of tayammum, or “dry wudu’” which permits the use of dust in the performance of ritual purification before prayer when water is not available.

The Prophet saw earth as subservient to man, but recognised that it should not be overexploited or abused, and that it had rights, just as the trees and wildlife living on it. In order to protect land, forests and wildlife, the Prophet created inviolable zones known as hima and haram, in which resources were to be left untouched. Both are still in use today: haram areas are often drawn up around wells and water sources to protect the groundwater table from over-pumping. Hima applies particularly to wildlife and forestry and usually designates an area of land where grazing and woodcutting are restricted, or where certain animal species are protected.

The Prophet not only encouraged the sustainable use of fertile lands, he also told his followers of the benefits of making unused land productive: planting a tree, sowing a seed and irrigating dry land were all regarded as charitable deeds. Thus any person who irrigates a plot of “dead”, or desert land becomes its rightful owner.

Conservation of Water

In the harsh desert environment where the Prophet lived, water was synonymous to life. Water was a gift from God, the source of all life on earth as is testified in the Qur’an:  (We made from water every living thing) [21:30]

The Qur’an constantly reminds believers that they are but the guardians of God’s creation on earth and that they should never take this creation for granted: (Consider the water which you drink. Was it you that brought it down from the rain cloud or We? If We had pleased, We could make it bitter.) [56:68-70]

Saving water and safeguarding its purity were two important issues for the Prophet: we have seen that his concern about the sustainable use of water led to the creation of haram zones in the vicinity of water sources. But even when water was abundant, he advocated thriftiness: thus he recommended that believers perform wudu’ no more than three times, even if they were near to a flowing spring or river. The Prophet also warned against water pollution by forbidding urination in stagnant water.

The Treatment of Animals

The Prophet once said, “If anyone wrongfully kills even a sparrow, let alone anything greater, he will face God’s interrogation” [Mishkat al-Masabih]. These words reflect the great reverence, respect and love that the Prophet (peace and blessings be upon him) always showed towards animals. He believed that as part of God’s creation, animals should be treated with dignity and the Hadith contains a large collection of traditions, admonitions and stories about his relationship to animals. It shows that he had particular consideration for horses and camels: to him they were valiant companions during journey and battle, and he found great solace and wisdom in their presence.

Even in the slaughter of animals, the Prophet showed great gentleness and sensitivity. While he did not practice vegetarianism, the Hadiths clearly show that the Prophet was extremely sensitive to the suffering of animals, almost as though he shared their pain viscerally. Thus he recommends using sharp knives and a good method so that the animal can die a quick death with as little pain as possible. He also warned against slaughtering an animal in the presence of other animals, or letting the animal witness the sharpening of blades: to him that was equal to “slaughtering the animal twice” and he emphatically condemned such practices as “abominable”.

Conclusion

It is impossible to do justice to the full scope and significance of Prophet Muhammad’s environmental philosophy in this short article. His holistic view of nature and his understanding of man’s place within the natural world pioneered environmental awareness within the Muslim community.

Sadly, the harmony that the Prophet (peace and blessings be upon him) advocated between man and his environment has today all too often been lost. As we face the effects of pollution and overexploitation, desertification and water scarcity in some parts of the world and floods and violent storms elsewhere, it is perhaps time for the world community as a whole, Muslims, Christians and Jews, Hindus and Buddhists, atheists and agnostics, to take a leaf out of the Prophet’s book and address the current environmental crisis seriously and wisely.

* Taken with some editorial changes from IslamOnline’s Contemporary Issues Page.

Metrik Birimler

Metric Units

08.06.2007

  Birimler / Artan   Birimler / Azalan  
  1 m = 100 cm  =102 cm 1 m = 1000 mm  =103 mm    
1 metre 1m    
2 deka 101m deci 10-1m =10 cm=100 mm
3 hecto 102m centi 10-2m =1 cm=10 mm
4 kilo 103m milli 10-3m =1 mm
5 mega 106m micro 10-6m
6 giga 109m nano 10-9m
7 tera 1012m pico 10-12m
8 peta 1015m femto 10-15m
9 exa 1018m atto 10-18m
10 zetta 1021m zepto 10-21m
11 yotta 1024m yocto 10-24m
         
         

Bilgisayarın Hızını Etkileyen Faktörler

Affecting Factors of Computer Speed

Mehmet Keçeci

07.06.2007

  1. Cpu (MİB-Merkezi İşlemci Birimi) ‘nun hızı (GHz) veya çarpanı (x11) (doğrudan cpu’nun hızından bahsetmek doğru olmaz) X2, X4 hücreye sahip cpu’lar şuan için çoklu program kullanımları için idealdir.
  2. RAM (Rasgele Erişimli Hafıza)’in büyüklüğü (MB) ve Hızı (MHz). RAM in büyüklüğü çalışmayı oldukça etkiler normal kullanıcı için 1 GB yeterlidir. (DDR (400)-DDR2(800)-RDR) veya yakında çıkmak üzere olan DDR3 ler.
  3. Anakartın çalışma hızı Front-Bus (MHz) (tabiî ki köprüler arasındaki bağlantı hızı)
  4. Harddiskin çalışma hızı 10000rpm (yeni nesil) (Dakikadaki dönme hızı). Taşınabilir hafızalarda dönme olayı olmadığından hızları daha iyidir özellikle SATA 2.0 (yeni nesil) olanları. Önbellekli olanlar (8MB, 16MB gibi)
  5. USB 2.0 bağlantı desteği vs…
  6. Soğutucu faktörleri
  7. Güç kaynağının kararlı çalışması
  8. Ekran kartının 256-512 MB ve 128 bit desteği
  9. DirctX 10 desteği
  10. Cpu’nun 32 ve 64 bit desteği. 64 bit desteğinde %20’ye yakın performans artışı sağlanabilir.

Güncelleme 12.02.2012

RAM için normal olan 4GB olmuştur.

CPU için en az 4 hücreli olması tavsiye edilir.

Harddiskler için hala 10.000rpm yayğınlaşmasa da SSD harddiskler tavsiye edilir.

USB 3.0 desteği olmalı

Ekran kartı 1GB olması tavsiye edilir.

Güncelleme 11.03.2014

Anakartların UEFI destekli olması
Monitörlerin Hi-DPI olması (4K, Ultravision, Ultra HD; 3D; Dokunmatik) (yeni nesil)
USB 3.0’ın yeni versiyonları çift taraflı takılabilecekler.

 

Reel?

Real?

Mehmet Keçeci

07.06.2007

Evet, hayat bizlere öyle farklı seçenekler sunuyor ki şaşırmamak elde değil. Ör. Bunlardan biri bu evrende tek reel, temel, en öncelikli bilim dalı olan Fizik bile reel olmayan matematiği veya kuramların oluşumundan önce birçok aksiyom, belit üzerine kurulur ve bunlarında hiçbiri ispatlanamaz şeylerdir.

Başka bir önermeye götürülemeyen ve kanıtlanamayan, böyle bir geri götürme ve kanıtı da gerektirmeyip, kendiliğinden apaçık olan ve böyle olduğu için öteki önermelerin temeli ve ön dayanağı olan temel önermeye belit ya da aksiyom (axiom) denir.

            Ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonucu varılır. Belitlere dayanan bir felsefe, belitlerin yanlışlığı meydana çıkınca çöker. O zaman bizler ilk önce Reel nedir? Sorusuna doğru bir cevap vermemiz gerekir. Ondan sonra diğerleri daha temele oturur bir şekilde sorgulayabiliriz.

Çocuk Eğitimine Giriş Dizisi I

Türkiye’de Özel Eğitim ve Özel Eğitim Kurumları

Introduction to Children’s Education Series I

Mehmet Keçeci

05.06.2007

Bu konuya girmeden önce aslında çocukların anaokuluna geldiğinde birçok şeyin bitmiş olduğunu görüyoruz. Bundan sonra ki dönemler sadece bilgi yüklemde dönemi olarak adlandırsak fazlaca yanılmamış oluruz. Tabi ki her yaşta değişen, kendine gelen, insanlar mevcuttur. Eğitimin de en önemli işi eğitilenleri kendine getirmektir. Gerisi zaten kendiliğinden gelmektedir.

Şunu unutmayın ki eğitimin en önemli yaşı 0-3, 4-5, 6-7 yaş arasıdır.

Bu eğitimde en önemli faktörü anne ve baba oynamaktadır. Şunu da unutmamak gerekir ki çocukların çoğu genetik veya davranış kopyalamadan dolayı huyları ailesine benzemektedir.

Ör: Bazen sorunlu bir öğrenci geldiğinde ailesiyle konuşulduğunda ailesinin o sorundan hiç mi hiç rahatsız olmadığı görülmüş araştırma biraz daha ilerletildiğinde aynı sorunun ailede de olduğu görülmüştür.

Çocuk: Ben annemin (babamın) çocukluğuna benziyormuşum!

Çocukta kendini gören ebeveyn sorunu kesin olarak algılamakta zorlanabilir.

Çocuğun eğitiminden önce velilerin eğitimi önemlidir maalesef Türkiye’de böyle bir eğitim kurumsallaşamamıştır.

Eğitimin anne karnında hatta ve hatta evlilik öncesinde başlayan bir süreç olduğunu söyleyen birçok eğitimci ve düşünür vardır.

Kısaca özetlersek:

  1. Evlilik öncesi eğitim
  2. Enlilik sürecindeki eğitim
  3. Hamilelik sürecindeki eğitim
  4. 0-2 yaş arası eğitim
  5. 2-4 yaş arası eğitim
  6. 4-6 yaş arası eğitim
  7. 6-11 yaş arası eğitim
  8. 11-14 yaş arası eğitim
  9. 17-18 yaş arası eğitim
  10. 18-25 yaş arası eğitim
  11. 25-40 yaş arası eğitim
  12. 40-70 yaş eğitim
  13. 70 yaş ve sonrası eğitim

Bu makaleyi her dönem için incelemeye çalışacağız.

0-4 yaş arasında ki tüm eğitimden aile sorumlu olduğundan aslında çocuğun ileriki yaşamı ile ilgili temelleri de kendileri atmış olmaktadır.

İlginç bir sonuçta denekler üzerine yapılan bir ankette annelerin çocuklarıyla ilgilenmeleri onların en mutlu anları olmadığını göstermesi hatta mutluluk sıralamasında 7. sırayı alması. Bu noktada bilinçli bir anneliğin şart olduğunu göstermektedir.

Ailelerin yaptığı iki hata ise

1. Çocukları ailenin merkezine koymaları

2. Çocuklarıyla doğru dürüst ilgilenmemeleri

Bu 2 durumda istenilmeyen sonuçtur. Merkeze aile konulup annenin, babanın ve çocuğun eğitimi bu çerçevede yapılması gerekiyor.

Rehberlik veya psikoloğa götürülen ve hiperaktif olarak tanımlanan çocukların birçoğunun disiplin, kültür, davranış sorunu olduğu birçok uzmanın beyanıdır burada ailenin çocuğu yetiştirme tarzı çok önemlidir. Ortalama olarak her sınıfta 1 veya 2 öğrencide görülür. Sebebinin nörolojik mi olduğu yoksa diğer sebeplere mi dayandığı uzmanına götürülerek araştırılması gerekir. Bu çocuklar bizim çocuklarımızdır ve hayatlarını normal olarak sürdürebilmeleri için dikkatli bir süreçten geçirilmeleri gerekir.

Ne yazık ki bu tür çocukların birçoğu 6 yaşa gelinceye kadar aile içinde veya anaokullarında fark edilemiyorlar veya aileler geri dönüşümleri göz ardı ediyorlar. Fakat 1. sınıfa başlayan her çocuk artık bir öğretmen ve rehberlik tarafından takip edildiğinden bu surunlar realite olmaya başlıyor. Bir kısmı eğitim sürecinde kendiliğinden düzelirken bir kısmı ise belirli merkezlere sevk ediliyorlar.

İşte burada özel okulların önemi ortaya çıkmaya başlıyor.

Öğrenci-Öğretmen-Rehberlik-Veli-Okul Sistemi

Beşlisi iyi işlemesi sonucu birçok sorun doğal sürecinde hallediliyor artı iyi bir eğitim ve kültür sürecinden geçerek ileriye daha güvenle bakan bir nesil ortaya çıkıyor.

Tabiî ki bu beşlinin nasıl işleyeceği, kimler tarafından nasıl olacağı ve kendi içindeki sorunlar apayrı ve devasa sorunlar yumağıdır.

Bu konuya girmeden bazı soruları gündeme getirelim.

  1. Kaç öğrenciye bir öğretmen düşmesi gerekir
  2. Kaç öğrenciye bir rehberlik görevlisi düşmesi gerekir
  3. Kaç öğrenciye bir doktor düşmesi gerekir
  4. Bir sınıfta en az ve en çok öğrenci olmalıdır
  5. Okulun donanımı nasıl olmalıdır
  6. Okulun çevre etkenleri ne olmalıdır
  7. Okulda çalışan öğretmen, personel ve öğrencinin okul ve yönetiminden memnuniyet derecesi, sosyal haklarının gözetilip gözetilmediği eğitimi nasıl etkiler
  8. Eğitimin felsefi metotları
  9. Eğitimin pedagojisi
  10. Türkiye’de özel okul gerçeği birbirine benzerlikleri farkları öğrenci yetiştirme tarzları, dünyada ki modeller nelerdir
  11. M.E.B., Y.Ö.K. gerçeği eğitimi nasıl etkiliyor
  12. Sınav tarzı (OKS-ÖSS) ve öğrenci psikolojisi
  13. Psikolojik tedavi süreçleri ve sonuçlar
  14. Nörolojik sorunların tespiti ve tedavi imkânları
  15. Özel yeteneklerin tespiti ve geliştirilmesi

Bu liste uzayıp gitmektedir ve bir noktadan sonrada içinden çıkılmaz hale gelmektedir fakat her öğrenci bu süreçleri bir şekilde geçip hayata hazırlanmaktadır. Bunu için eğitim kadrosu, çocuğunuza örnek olacak insanlar çok önemlidir.

0-2 Yaş ve Beyin

Doğumdan dil öğrenmeye kadar geçen dönemde (0-2 yaş arasında) beyin olağanüstü bir gelişme gösterir.

Anne ve babalar çoğu kez bebeğin ilk üç aylık döneminde beslenme ve uyumaktan başka bir şey yapmadıklarını düşünürler. Bunun sebebi zekânın ve duygunun gelişimini izlemeye olanak veren konuşmanın bu döneme eşlik etmemesidir. Bebek bir yaşına geldiğinde beyin tüm gelişiminin %70”ini tamamlamaktadır.

Öğrenmek çocuklar için biyolojik bir ihtiyaçtır. Çocuk etrafındaki dünyaya duyuları ile anlam verir. Bakarak, dinleyerek, dokunarak, koklayarak çevresi ve insanlarla ilişki kurmaya başlar. Tüm bunların yanı sıra kendini besleme konusunda son derece yararlı emme refleksini de beraberinde getirir. 2 yaşına kadar mutlaka çocuk emzirilmesi gerekir. Süt emmeyen çocukların bazen geri getirilemeyecek sonuçlarla karşılaşılabilirler.

0-3 Yaş ve Beyin

Bebekler trilyonlarca beyin hücresi ile doğar. Çocuk dünyaya gelişinin ilk üç yılında olağanüstü bir gelişme sergiler. Bebekler bağlantı için hazır konumda olan yaklaşık 100 milyar sinir hücresi ile doğarlar. İnsan yaşamının ilk yıllarında, beynin kabuk bölgesinin her cm2 sinde saniyede 30,000 bağlantı oluşur. Beynin kabuk bölgesi çocukların doğuştan getirdikleri muhteşem bir yapıdır.

Çocuk beyni gelişmeye en yatkın beyindir.

Her bir sinir hücresi diğer sinir hücreleriyle oluşturduğu kavşaklar yolu ile ilişki kurar. Bu sini hücresi kavşaklarına sinaps adı verilir.

Sinapslar öğrenmenin temelini oluşturur.

Her bir sinir hücresi ortalama 120 bin dolayında sinapstan oluşturur.

Beynin beslenmesi için oksijen ve şeker dışında başka beslenme kaynaklarına da ihtiyacı vardır. Bu kaynaklar bebeğin bedeninin dışında, yakın çevresinden gelen 5 duyu organı kanalı ile bilgi ve deneyim sunan ses (kulak), ışık (göz), koku (burun), tat (dil ve ağız) ile (deri) dokunuştur. Bunların uygun zamanda ve yeterli düzeyde olması halinde beyin/zekâ gelişimini mükemmel bir şekilde oluşumuna etki edeceklerdir.

Doğumdan üç yaşına kadar bu hücreler arasında bağlantılar oluşur. 3 yaşına kadar kullanılmayan beyin hücreleri ölür.
Çocuklarımızın iyi bir geleceğe sahip olması için;

  1. Çocuğumuza farklı şeyler, farklı oyunlar, farklı ortam ve çevreler ve devamlı belli aralıklarla değişen faaliyetlerde bulunmamız gerekir.
  2. Beyni olumsuz yönde etkileyecek ilaçlardan kaçınmalıyız. Farklı besin maddeleri ile beslemeye dikkat ediniz. 2 yaşına kadar mutlaka emdiriniz.
  3. Farklı insanlarla tanıştırmalıyız. Bu yaşa kadar sadece anne ve babayı tanıması iyi olmaz. Babaanne, anneanne, dede, hala, teyze, dayı, amca ve yakın çevreyi tanıtmalıyız. Onlarla diyaloga girmeliler ve her birinden farklı şeyler öğrenmelidir.
  4. Bundan sonra yaptığımız sadece 3 yaşından sonra elimizde kalanlar için çaba sarf etmektir.

Artık her yerde, 3 yaşında rahatlıkla okuyup yazabilen, bilgisayar kullanabilen, 6 yaşına gelmeden iyi bir bağlama çalan, gitarist ve piyanist olan akıllı çocuklar görmeye alıştık… Ama bunlar, kesinlikle birer minik dahi sayılamaz. Yalnızca, 100 milyar beyin hücresinin birbiriyle iletişimini zamanında güçlendirebilen çocuklar… Doyumsuz bir merakla, sürekli yeni uyarıcılar arıyorlar ve zaman zaman yetişkinleri şaşkınlığa düşüren marifetler sergiliyorlar.

Uzmanlar, hemen her çocuğun, en az bir konuda kesinlikle yetenekli olduğu görüşünü paylaşıyorlar.

Özel yetenekler, genellikle genetik kaynaklı; ama gelişebilmesi için “kas” gibi sürekli çalıştırılması gerekiyor. Günümüzde, spor, müzik ve mantıksal düşünme gibi bilinen yeteneklerin yanı sıra, sosyal zekâ da giderek önem kazanıyor. Uzmanlar artık zekâyı sadece IQ testinden çıkan sonuçlar olarak görmüyorlar ve günümüzde bunun sayısını 9”a çıkarmış durumdalar.

1. Çocuğum hangi konularda başarılı olabilir?

2. Güçlü yönlerini nasıl keşfedebilir ve destekleyebilirim?

3. Eğitim planlamasını anaokulundan itibaren mi yapmalıyız, yoksa okula başlamasını beklemek mi gerekiyor?

4. Okul ve katıldığı kurslardan zevk alıyor mu?

Aşırı Yüklenme

  1. Sinirlilik
  2. Yoğunlaşma ve konsantrasyon zayıflığı
  3. Uyuma sorunları ve yatağını ıslatma gibi bazı psikosomatik rahatsızlıklara yol açabiliyor.

Psikologlar, en ideal desteğin, çocuğun özgürce seçeceği bir alanda yoğunlaşmasına yardım etmek olduğunu vurguluyorlar. Ayrıca, çocuğun kişilik gelişimini kendisinin yönlendirmesinin, hem özgüveni geliştireceğini hem de yaşam sevincini artıracağını söylüyorlar. Zorla sunulan seçenekler öğrenme isteğini yok edebiliyor. Çoğu zaman, çocuk “hayır” diyecek gücü kendinde bulamayacağı için, ana babanın çok iyi bir gözlemci olması gerekiyor.

Bir kurstan başarı sağlamadığında ani bir şekilde farklı bir dala kaydettirmenin de uzmanlarca çocuklara olumsuz etki olduğu kanısındadırlar.

Futbol olmadı Gitar, Gitar olmadı Halk Oyunları, olmadı yerine çocuğum en iyi hangisini yapabilir sorusuna iyi cevap vermek gerekir.

Okul öncesi dönemde, bazı çocuk kelime çözümlemekten, puzzle’dan, yap-boz’dan, resimden zevk alırken, bazısı da okumayı ve müziği tercih ediyor. Uzmanlar, ailedeki “bilgi içinde boğulur mu?” korkusunun da yersiz olduğunu söylüyorlar. Çünkü çocuk beyninin bilgiyi işleme sistemi, ancak o an kullanabileceği kadar bilgiyi kabul ediyor.

Benim öğrencilerimden bazıları zekâ oyunlarında 1. sınıf öğrencilerin liseli öğrencilerden daha iyi olduğu gözlenmiştir. Buda ilgi ve doğal yetenek ile oluşan sonuçtur.

Beynin, genetik olarak belirlenen ve çevresel uyarılara bağlı olarak şekillenen bu gelişimi, güçlü bir ayıklanma sürecini de beraberinde getiriyor. Sinir hücreleri arasında fazladan oluşturulan bağlar, belirli bir zaman dilimi içinde kullanılmadığı takdirde köreliyor. Buna karşın, duyumsal uyarılarla harekete geçirilen sinir hücreleri, çok sayıda ve daha kalıcı bağlar oluşturuyor. Başka sinir hücrelerinin uzantılarını kendine çekerek yeni bağlar kurmaya çalışan hücrelere, bu karmaşık süreçte çok sayıda kimyasal madde yardımcı oluyor. Sinir hücresi, doğru hedef hücreye ulaşırsa hayatta kalabiliyor.

Özel zaman pencerelerinde nöronlar, inanılmaz sayıda devreler meydana getiriyor. Beyin hücreleri arasındaki iletişim her geçen gün mükemmelleşiyor. Her bir sinir hücresi, yaklaşık 15.000 (genellikle çok uzaklardaki) hücreye çeşitli uyarılar gönderiyor. Bu sürecin sonunda, 100 milyar bağlantı noktasından oluşan, evrenin en karmaşık ağı (network) ortaya çıkıyor.

Öğrenme sürecinin başlayabilmesi için, duyumsal uyarıların beyni beslemesi gerekiyor.

Bir anne bebeğine gülümsediğinde, bebeğin gözündeki ağtabakadan (retina) beyindeki görsel kabuğa (korteks) anında bir bilgi yolu oluşuyor.

Bir baba bebeğini uyutmak için yumuşak bir sesle ninni söylediği zaman, kulaktan beynin şakak loblarındaki duyma kabuğuna doğru enine bilgi ağları oluşuyor.

Kollarda sallayarak verilen avuntu, bebeğin beynindeki duygusal merkezi olgunlaştırıyor.

Görme eylemini bile öğrenmek zorunda olduğumuz gerçeğini, Nobel ödüllü araştırmacılar Torsten Wiesel ile David Hubel, 70”li yıllarda ortaya çıkarmışlardı. Yaptıkları deneyde, bir gözü bir süre kapalı tutulan yavru kedinin bu gözü, daha sonra da kör kalmıştı. Oysaki bu göz ilke olarak sağlıklıydı. Deneyden şu sonuç çıkıyordu:

Görsel uyarılar, görme kabuğunu çevresel koşullara göre yapılandırıyordu. Çevresi yalnızca dikey siyah-beyaz çizgilerle kaplı bir ortamda yetişen kediler, gelecekte normal bir ortamda ancak dikey çizgileri seçebiliyorlardı.

Beynin görme sistemine ait özel bir zaman penceresinin bulunduğu, daha sonra insanda da kanıtlandı.

Bu kritik dönem, bebeğin doğumdan sonraki 4. ve 8. ayları arasına rastlıyor. Bebek, o dönemde çevrelerini algılamayı öğreniyor. Göz merceğinde sorun olduğu için bulanık gören ve ancak 2 yaşından sonra ameliyat olan bebekler, göz sağlığına kavuşsa ve kusursuz işlese de kör kalmışlardı.

Çünkü beyin ile göz arasındaki sinirsel bağların oluştuğu zaman penceresi artık kapanmıştı.

Nöroloji uzmanları, zaman penceresi teorisinin, yani özel öğrenme süreçlerinin, başka yetenekler için de geçerli olduğunu düşünüyorlar.

Boston”daki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü”nde “kavrama” konusunda çalışmalar yapan Steven Pinker, “Konuşma İçgüdüsü” adlı kitabında “Konuşma doğanın (Yaratıcının) bir mucizesi” diyor.

Ayrıca insanların konuşmayı, örümceklerin ağ örmeyi öğrendikleri gibi öğrendiklerini belirtiyor: Daha doğmadan önce, ailelerinin seslerini dinliyorlar; sonra bu sesleri taklit ediyorlar ve bilinçsiz bir şekilde anadilin bütün yazım kurallarına hâkim oluyorlar.

Beynin konuşma merkezi, çevreden sunulan uyarı motiflerine her geçen gün biraz daha uyum sağlıyor.

Washington Üniversitesi”nden araştırmacı Patricia Kuhl, çocukların anadillerinde anlamı olmayan sesleri algılamayı 12 aylıkken bıraktıklarını belirtiyor.

Beyin, akustik girdiler doğrultusunda bir dile karar veriyor. Ortalama olarak 1 yaşından sonra, çıkarılan gelişigüzel seslerin yerini gelecekteki anadilin sesleri ve ritmi alıyor.

Küçük yaşlarda bir müzik aleti çalmaya başlayanlar, ileride yakalayamayacakları bir öğrenme kolaylığı üstünlüğüne sahipler.

Tübingen Üniversitesi müzik psikolojisi uzmanı Gudrun Schwarzer, çocuğun notaları okula başladığı dönemlerde öğrenmesi gerektiğini savunuyor. Çünkü çocuk, bu dönemlerde oyunmuş gibi simgelere hâkim olabiliyor. Tonlar, armoniler ve şarkılar, beyni genel olarak da çalıştırıyor.

Irvine”deki California Üniversitesi”nde yapılan bir araştırmada, 3 yaşında piyano dersi alan ve her gün koroyla birlikte şarkı söyleyen çocukların, sekiz ay sonra öteki normal çocuklara göre yapboz oyunlarını çok daha başarılı şekilde çözebildikleri görülmüş. Geometrik şekiller çizmeyi ve matematik problemlerini çözmeyi daha çabuk öğrendikleri saptanmış.

12 yaşından önce bir müzik aletini çalmayı öğrenenlerin, büyük beyin kabuğunda karakteristik değişimler belirlemişlerdi: Kas, deri ve eklemlerden gelen uyarıların yorumlandığı beyin bölgesinde, el parmaklarının hareketinden sorumlu sinir hücrelerinin sayısında, daha sonraki yaşlarda öğrenenlere oranla belirgin bir fazlalık saptamışlardı. Bu nedenle, çocukluğunda bu çalgı aletleriyle tanışanlar, uzun aralardan sonra bile oldukça iyi çalabiliyorlardı.

Motor hareketlerden sorumlu sinir ağlarının oluşumu, anne karnındaki 7. haftadan itibaren başlıyor. Ama nöronal matriks, çevresel uyarıların etkisiyle, ancak 2. yaşın sonuna doğru sağlamlaşıyor. Bu yaştan sonra beyin, çayırların üstünde takla atmak ya da duvar üstünde dengeyi sağlamak gibi zor hareketlerin akışını denetleyebiliyor. Muhallebi dolu bir kaşığı ağza götürmek ya da oyun tahtalarını üst üste dizmek gibi özel hedefe yönelik hareketlerden motorsal beyin kabuğu sorumlu.

Bir hastalık ya da engel nedeniyle 4 yaşına kadar motor hareketlerden sorumlu sinir ağlarını oluşturamayan çocukların, gelecekte bunu telafi etmesi mümkün olmuyor. Böyle bir çocuk, kıvrak ve güvenli bir şekilde hareket etmeyi asla öğrenemiyor.

Duygusal yaşamımızdan sorumlu sinirsel ağların ise, anne karnındayken oluştuğu düşünülüyor. Duygularımızı denetleyen beyin bölgesi de işitme, görme, motor hareketler ya da bellekten sorumlu beyin kabuğu gibi, deneyimlere dayalı bir olgunlaşma sürecine tabi.

Her okşama ve teselli, ama öte yandan da soğuk tavır ve dışlama hareketi, çevresel sistemdeki söz konusu bağları iyice yoğunlaştırıyor. Çok farklı yapılardan oluşan beynin bu bölümü, korku, sevinç, kızgınlık ve mutluluk gibi duyguların hissedilmesini sağlıyor.

Alnın arkasında, kafatasının içinde yer alan prefrontal kabuk, duygularımızın düzenlendiği ve denetlendiği duygusal belleği barındırıyor. Özellikle bu bölge, doğumdan sonraki 6. ile 20. aylar arasında belirgin bir etkinliğe sahip.

Amerikalı çocuk doktoru Harry Chugani, bu görüşü, tomografi cihazıyla elde ettiği görüntülerle doğrulamayı başardı. Bebek, bu gelişim sürecinde kendisini yetiştiren kişiye karşı güçlü bir duygusal bağ oluşturuyor. Çevresel sistemdeki gelişim, çocuğun stres durumunda rahat mı, saldırgan mı, yoksa hayal kırıklığıyla mı hareket edeceğini belirliyor.

Çocuklukta yaşanan travmatik deneyimler ya da duygusal baskılar, bu bölgede bir tür biyokimyasal yara bırakıyor. Böyle çocuklar, yetişkinlikte de en küçük bir duygusal baskı altında çok fazla stres hormonu salgılıyorlar.

Bu sorunlu düzenleme, duygusallık açısından hassas olunan “zaman penceresi” nde şekilleniyor. Duygusal öğrenme konusunda, kalıtsal özellikler ve küçük yaşlarda edinilen deneyimler, iç içe geçmiş bir etki gösteriyor. Bu nedenle, çekingen ve korkak bir çocuk, içten bir yüreklendirmeye rağmen atılgan davranamıyor. Atılganlık ya da hırs gibi karakteristik özelliklerin kalıtsal olarak kazanılması gerekiyor. Bu alanda, “hassas pencere”nin en iyi şekilde kullanılması da çok az işe yarıyor.

Duyguların öğrenildiği zaman penceresi, aslında uzun süre, büyük olasılıkla ergenlik çağına kadar açık kalıyor. O döneme kadar temel toplumsal davranış motiflerini öğrenmeyi sürdürüyoruz.

Hassas pencere kapandıktan sonra ufku genişletmek için, biraz daha çaba harcamak ve isteklendirme ve motivasyona sahip olmak gerekiyor.

Belki “Dahiler”, hem kalıtsal yeteneğe hem de bu yeteneklerini küçük yaşta geliştirme olanağına sahip şanslı çocuklardı…

Fakat bizler “sabırlı ve akılcı davranmak” sureti ile bu yolda çok fazla şeyler yapabiliriz.

Unutmayalım ki “yaşama sanatı” nın çırakları olan çocuklarımız hatta biz…

Onların beyinleri de, ne verirsek alacak kadar saf ve temiz… Gerisi siz, Anne ve Babalar ile Öğretmenlere Eğitim ve Öğretim Kurumlarına ve Toplumumuza kalıyor.

Nice Güzel Yarınlara…

Ya Allah, Ya Bismillah dedik çıktık bu yollara…

Bazen Ya Nasip dedik. Bazen Ya Kısmet dedik…

Bu yol sadece aramakla bulunmaz ama bulanların sadece arayanların olduğunu bildik…

Bazen İstedik, Bazen İstendik…

 

 ÇocukÇocuk

 

Devam edecektir…

Not: Yazının ilk kısmı tamamen bana aittir. 2. kısmında alıntılar mevcuttur.